Güneş Kursu Nedir?

Güneş kursu, Güneş’i simgelediğine ina­nılan disk biçimli, bezemeli figürlere verilen genel addır.

En güzel örnekleri İç Anadolu’nun kuzey kesiminde, özellikle Alaca Hö­yük ve Horoztepe’deki kral mezarlarında bulunmuş, İÖ y. 3500-2000 arasına, yani İlk Tunç Çağının ikinci yarısına tarihlenmiştir. Bunların, altlarındaki delikli bölümlerden bir sopanın ucuna sokularak kullanıldığı, dolayısıyla bir tür alem ya da tuğ yerine geçtiği sanılmaktadır. Geyik ya da boğa figürlü güneş kursları da bu buluntular arasında önemli bir yer tutar.

Hail Nerede? (Suudi Arabistan)

Ha’il, Suudi Arabistan’ın kuzeybatısında, Necd bölgesinin kuzeyinde yönetim bölgesi (mıntıka). Kuzeyde Nufud Çölü ve Şemmer Dağından, güneyde er-Rumma Irmağı vadisine kadar uzanır. Kuzeyde el-Cevf ve Hududü’ş-Şimaliye, doğuda Riyad ve el- Kasım, güneyde el-Kasım, güney ve güneybatıda Medine, batıda Tebuk yönetim bölgeleriyle çevrilidir.

Ha’il 19. yüzyıla değin, Suud hanedanının rakibi Raşidi hanedanınca yönetildi. 1885’te ve 1901’de Cudi’de iki aile arasında patlak veren büyük savaşların ikisini de Raşidi hanedanı kazandı. Ama II. Abdülaziz 1902’de Riyad kentini denetimi altına alarak bu yenilgilerin öcünü aldı. Bölgenin orta kesimlerinde çok büyük ve verimli bir ova, kuzeyinde ise kurak Nufud Çölü uzanır. Ha’il ile Kufar arasında çok geniş zeytinlikler vardır; Nufud’da koyun ve keçi yetiştirilir. Ayrıca bölgeden çeşitli madenler çıkarılır. Bölgenin batı kesiminde 18. yüzyıldan kalma Gofar kentinin kalıntıları bulunur. Nüfus (1974) 260.000.

Hak ve Hakkak Nedir?

Hak, değerli taş, metal, ahşap, deri ve fildişi gibi malzemelerin üstüne oyma yoluyla resim, yazı ve süsleme yapma sanatı.
Hak ve icracı  Hakkak Nedir? Tarih boyunca birçok uygarlıkta çeşitli amaçlarla gerçekleştirilmiş örneklerine rastlanır. Yakut,” zümrüt, yeşim, akik, topaz, necef türünden değerli ve yan değerli taşlarla, altın, gümüş, bakır, pirinç gibi metaller üstüne desenler hakkedilerek çeşitli süs eşyası ve takılar yapılırdı.


Para, madalyon, kitap cildi, matbaa hurufatı ve resim kalıplarının yapılması da bu sanatın uygulanma alanına girerdi. Okuryazar olsa da herkesin imza yerine mühür kullanmak zorunda olduğu dönemlerde mühür kazıma işi hakkâkların önde gelen uğraşlarından biriydi. Hakkâklar ayrıca hamail kutusu, tütün tabakası, nargile, lüle, teşbih tanesi üstüne de ince işlemeler yaparlardı.

Hakkâklar tığı kalem adı verilen çelikten kazıma kalemleriyle çalışırlardı. Daha önce başka işlerde kullandıkları desenleri hakkâk mecmuası denen defterlerde toplar, isteyenlere seçim yapmaları için gösterirlerdi.

Hak, Türkiye’de de çok eskiden beri yaşayan bir el sanatı olduğu halde, asıl gelişmesini 16, yüzyıldan sonra gösterdi. Geleneksel esnaf örgütlenmesi çerçevesinde bir loncada toplanan İstanbul hakkâkları, hakkâkbaşı adını taşıyan deneyimli bir görevlinin* gözetimi altıda çalışırlardı. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sine göre 17. yüzyılda hakkâklar değerli taşları işleyen “es- naf-ı hakkâkân”, mühür kazıcılığı yapan “esnaf-ı mühürkünân” ve gümüş mühür kazıyıp tılsımlı eşyalar hazırlayan “esnaf-ı mühürkünân-ı sîm heykel” gibi üç ayrı grupta toplanmıştı. Bunların ayrı işyerleri, ayrı üretimleri ve ayrı esnaf pirleri vardı. Hakkâk esnafının toplu olarak çalıştığı Hakkâklar Çarşısı, Beyazıt semtindeydi. Mühür kullanma geleneğinin ortadan kalkması ve çinkografi ile klişe alma tekniğinin gelişmesi, bu el sanatının giderek ortadan kalkmasına yol açtı.

Hakkâklar süsledikleri bazı yapıtlara ve kazıdıkları mühürlere çok küçük biçimde ad ve tarih de koyarladı. Bu gelenek nedeniyle Aşkî, Azmî, Hüsnî, Resmî, Yümnî gibi mahlaslar kullanan birçok hakkâkın varlığı bilinmektedir. Ayrıca IV. Murad döneminin (1623-40) ünlü hakkâkları arasında Mahmut, Rıza ve Ferit çelebilerin adı geçmektedir. 19. yüzyılda II. Mahmud döneminde (1808-39) yaşamış olan sanatçılardan hakkâkbaşı Fenni Efendi (ö. 1832), başta padişah olmak üzere devlet ileri gelenlerine kazıdığı mühürlerle büyük bir ün yapmıştır. 19. yüzyılın ünlü hakkâklarından Ermeni asıllı Benderyan ise değerli taşlar üstünde çalışmak için çinkografiyi andıran bir yöntem geliştirmişse de, başkalarına öğretmediği için, bu buluşu ölümüyle birlikte unutulmuştur.

Haiti Kreolü Dili

Haiti Kreolü, Antil Denizindeki Hispaniola Adasında konuşulan Fransızca kökenli karma dildir.

1987’den bu yana Haiti’nin resmî dilidir ve nüfusun yüzde 90’ından fazlası bu dili konuşur. Haiti’nin öbür resmî dili olan Fransızca ise yalnızca nüfusun yüzde 10’u tarafından konuşulmaktadır.

Haiti Kreolündeki sözcüklerin en az yüzde 90’ı Fransızca kökenlidir. Öteki sözcükler Afrika dillerin­den geçmiştir; az sayıda İspanyolca sözcüğe de rastlanır. Haiti Kreolünün söylenişi Fransızcadan farklıdır; dilbilgisi ve sözdizimi de Fransızcadan bir ölçüde farklılaşmış­tır. Örneğin, Fransızcadaki yardımcı eylem­lerden türetilen eylem örnekleriyle, Fransız­cadaki standart eylem çekimleri değişikliğe uğratılmıştır. Eylemin zamanını ve görünü­şünü belirten bu öneklerin Afrika dillerinin etkisiyle geliştirildiği sanılır.

Yazılı kullanımı olmakla birlikte, yakın tarihe değin standart ya da resmî bir dil olmadığı için Haiti Kreolünün yazım kural­ları ancak kısa süre önce belirlendi ve birkaç farklı yazım sistemi geliştirildi. Önceleri dilin Fransızca kökenine ağırlık veren yazım kuralları yaygın biçimde kullanıldı. Bu da dilin söylenişinde yanlışlara ya da belirsiz­liklere yol açıyordu.

Bir Protestan misyone­rin geliştirdiği, dilin okunuşuna oldukça bağlı kalan bir yazım sistemini Fransızcaya uyarlayan McConnell-Laubach-Pressoir ya­zım kuralları Haiti hükümetince 1961’de kabul edildi.

Antiller bölgesinde konuşulan başka Fran­sız Kreolleri de vardır. Bunlar arasında Louisiana Kreolü ile Antiller’de (örn. Martinik, Trinidad ve Tobago Cumhuriyeti ile Fransız Guyanası) konuşulan bazı kreoller sayılabilir. Bu dilleri konuşanlar genellikle birbirlerini anlayabilirler.

Haiti Kreolündeki bazı tümce örnekleri olarak şunlar gösterilebilir (transkripsiyon sesbirimler temelinde yapılmıştır; işa­reti genizsilleştirilmiş ünlüleri gösterir): Li töbe nâ dlo (Fransızca II tombait dans l’eau; “Suya düşüyordu”), Lipa-Jisit (Fransızca II n’etait pas ici; “Burada değildi”). Louisiana Kreolünden ise şu tümce örnek gösterile­bilir: Tale reste kuşe (Fransızca Tu va rester couche; “Yatar durumda kalacaksın”).

Hak İş (Hak İşçi Sendikaları Konfederasyonu) Hakkında Bilgi

Hak İşçi Sendikaları Konfederasyonu (HAK-İŞ), tam adı Türkiye hak İşçi sendikaları konfederasyonu, 22 Temmuz 1976’da yedi sendikanın bir araya gelmesiy­le kurulan konfederasyon.

Manevi değerle­re saygıyı ve toplumsal kesimlerin çıkarları­nın paralelliğini temel alan bir sendikal anlayışı benimsemiştir. 12 Eylül 1980 harekâtından sonra Hak- İş’in de etkinlikleri durduruldu. Altı aylık bir denetlemeden sonra yeniden çalışmasına izin verilen konfederasyon, bu dönemde hazırlanan yeni sendikal yasalara karşı çıktı. Hak-İş’e bağlı birçok sendika, 1983’te geti­rilen, işkolundaki işçi sayısının en az yüzde 10’unu temsil barajını aşarak sözleşme yet­kisini elde etti. Bu dönemde üye sayısını artıran konfederasyon, giriştiği bazı grevler­le dikkati çekti.

1992’de gıda, lastik, tekstil, metal, orman, sağlık ve hizmet işkollarında örgütlenmiş bulunan Hak-İş’in bu kesimlerdeki sendikalarında 500 bine yakın üyesi vardı.

Hakikat Nedir? (Dini Açıdan Açıklaması)

Hakikat, İslamda gerçek, gerçeğe uygun, olan, doğru, cevher, asıl, adalet gibi anlam­lar içeren kavramdır. Dini açıdan hakikat nedir açıklaması hakkında bilgi verelim.

Kuran’da hakikat yerine hak sözcüğü geçer. Hadislerde ise genellikle bir şeyin aslı, yetkin durumu anlamında hakikat söz­cüğü kullanılır (örn. hakikatü’l-iman, hakikatü’t-takva vb). Tasavvufta ise hakikat sözcüğüne çeşitli anlamlar yüklenir. Şeriat, tarikat, hakikat ve marifet biçiminde sırala­nan aşamalardan biri olarak hakikat Tanrı’ yı görme (müşahede), mutasavvıfa tanrısal öze ilişkin sırların açılması anlamına gelir.>

Şeriatın yükümlülükleri ve yasakları bildirmesine karşılık hakikat, Tanrı’nın ev­rendeki tasarrufunu ve yönetimini bildirir.

Bir yoruma göre Fatiha Suresi’ndeki “Yal­nız sana kulluk ederiz” cümlesi şeriatı, “Yalnız senden yardım dileriz” cümlesi de hakikati dile getirir. Ne hakikatin doğrulamadığı şeriat, ne de şeriata bağlı olmayan hakikat makbuldür. Hakikat, kalbin sürekli Tanrı huzurunda bulunması, bir an bile kuşkuya düşmemesi, yalnız keşf ve ilhamla ulaşılan gerçeklere açılmasıdır. Hakikat sözcüğü mutasavvıflarca Tanrı’yı belirtmek için de kullanılır. Bir başka yoruma göre de Tanrı ile evrenin birliğini dile getirir. Buna göre yalnızca tek hakikat olmakla birlikte, öznel bir bakışla hakikatin iki yönü görülebilir: Görünen her şeyin özü olan Tanrı ve Tanrı’nın özünü görünür kılan nesneler. Hakikat bir yönüyle Hak (Tanrı) olarak, öteki yönüyle de halk (yaratılmış varlıklar) olarak adlandırılır.

Hakikat, öz­deki birliğine karşın nesneler dünyasında çokluk ve çeşitlilik gösterir. Varlığın birliği (vahdet-i vücud) öğretisini benimseyen mutasavvıflara göre hakikat-ı Muhammedi, mutlak varlık olan Tanrı’nın belirme anlamlarından ikincisini, ilk belir­me (taayün-i evvel) aşamasını dile getirir. Vahdet, hüviyet, mutlak ilim, hakikatü’l- hakayık biçiminde de adlandırılan hakikat-ı Muhammedi aşamasında Tanrı özünü, nite­liklerini ve bütün varlıkları birbirinden ayırmaksızın toplu olarak bilir. Bu aşamada bilen, bilinen ve bilgi aynı şeydir. Bu anlayış, “Tanrı ilk olarak Hz. Muhammed’ in ruhunu ve nurunu yarattı, sonra her şeyi bu ruh ve nurdan, bu ruh ve nur için yarattı” biçiminde özetlenebilecek inançtan kaynaklanmaktadır.

Hakaret Suçu Nasıl Oluşur?

Hakaret Suçu Nasıl Hangi Durumda Oluşur?

Hakaret, kişinin onurunu kırıcı söz ya da davranış. Hakaret, kural olarak, kovuştu­rulması şikâyete bağlı bir suçtur.

Türk Ceza Kanunu (TCK) hakaret suçunu, toplu ya da dağınık ikiden fazla kişiyle görüşerek bir başka kişi hakkında bir eylemi işlediğini öne sürme ya da bir başka kişiye halkın hakaret ve husumetiyle karşılaşmasına yol açacak ya da onuruna dokunacak bir eylemi yükleme biçiminde tanımlar. Hakaret suçunun yalnız olsa bile kişinin yüzüne karşı, kendisine hitaben yazılıp gönderilmiş bir mektup, telgraf, resim ya da herhangi bir yazıyla, telefonla, yayın araçlarıyla ya da kamuya sunulmuş yazı ya da resimlerle işlenmesi durumunda, daha ağır bir ceza verilir. Ölüye hakaret ayrı bir suç olarak düzenlen­miştir. Ayrıca tüzel kişiliği bulunan bazı topluluk ve kurullara karşı işlenen hakaret suçları da belirlenmiştir.

Hakaretin suç sayılarak cezalandırılmasının amacı, kişilerin onurunu ve toplumsal saygınlığını korumaktır. Hakarete yakın olan sövmenin (TCK m. 482) suç sayılması da aynı amaca yöneliktir. Ama sövme suçunun oluşabilmesi için toplu ya da dağı­nık ikiden fazla kişiyle görüşerek her ne biçimde olursa olsun kişinin namus ve ününe ya da vakar ve onuruna saldırmak yeterliyken, hakaret suçunun işlenmiş sayıl­ması için, kişiyi halkın hakaret ve husume­tiyle karşı karşıya bırakacak ya da onuruna dokunacak bir eylemi belirtip ona yüklemiş olmak gerekir. Eylem yüklemek, kişi, ko­nu, yer, zaman ve biçim öğelerini içeren olumlu ya da olumsuz bir insan hareketini belirtme anlamına gelir. Bunun, kişiyi o anda var olan değer yargılarına göre kamu­oyunun düşmanlığı ve küçük görmesiyle karşı karşıya bırakmış olması gerekir.

Bir eylem yüklemenin hakaret niteliği taşıyıp taşımadığını değerlendirme yetkisi yargıca aittir. Bu değerlendirmede hakaret ile eleş­tiriyi birbirinden ayırt etmek bazen güç olabilir. Eleştiri bir haktır ve dolayısıyla suç oluşturmaz; ama eleştiri hakkı sınırlarının aşılmaması gerekir. Aynca yüklenen eylem mümkün ve inanılır olmalıdır. Eylemin gerçeğe uygun olup olmaması, hakaret suçunun oluşmasını etkilemez. Bu­nunla birlikte bazı durumlar için eylemin gerçeğe uygun olduğunu kanıtlayarak ceza almaktan kurtulma yolu öngörülmüştür. Yalnızca hakaret suçu için geçerli olan ve ispat hakkı adı verilen bu kurum, 1961 Anayasası’yla anayasal nitelik kazanmıştır. 1982 Anayasası da bu kuruma yer vermiştir. İspat hakkının kullanılmasına karşın iddia­nın kanıtlanamaması durumunda faile artırılmış ceza verilir. Savunma dokunulmazlı­ğına giren durumlarda hakaretten dolayı soruşturma yapılamaz. Söz konusu doku­nulmazlıktan taraflar, vekil, müdafi, müşa­vir ya da yasal temsilciler yararlanır.

Hak Nedir Kısaca Tanımı

Hak, Kuran’da geçen kavramlardan biri. En genel anlamıyla varlığı, varlığın zorunlu­luğunu, gerçekliğini ve sürekliliğini dile getirir.

Hak Nedir Kısaca Tanımı hakkında detaylı bilgi verelim. Tanrı’yı belirten bu anlamıyla el- Hak, Allah’ın adlarından biridir. Bir şeyi nasıl gerekiyorsa öyle yapmayı, hikmet ve uygun­luğu, söz ve eylemin zaman, koşul ve ölçü bakımından gerektiği gibi olmasını belirtir. Kuran’da hak sözcüğü gerçek, gerçeklik ve gerçekleşmesi gereken anlamlarında da kul­lanılır. Örneğin “İşte hak Rabbiniz…” (Yu­nus: 32) ile gerçek Tanrı’nın tekliği dile getirilmiştir. Müşriklere yönelik “Koştuğu­nuz ortaklardan hakka iletecek var mıdır?” (Yunus: 35) sözlerinde de hak, gerçekleşmesi gereken doğru davranış ve inanç biçimi anlamım taşımaktadır. Doğru davra­nış ve inanç biçimini insanlara gösteren Kuran olduğu için, “Kendilerine hak geldiği zaman…” (Zuhruf: 30) ve “Onlar size gelen hakkı inkâr ettikleri halde…” (Mümte- hine: 1) örneklerinde olduğu gibi hak sözcü­ğü Kuran yerine de kullanılır. Hak, bir şeyin lehine yapılması zorunlu olan şey anlamı da taşır. Bu anlamda daha çok “hukuk” biçimindeki çoğulu kullanılır ve hem Tanrı’nın, hem de insanların haklarını dile getirir. Tanrı’nın hakları (hukuku’l-lah) en geniş anlamıyla ona boyun eğilerek kulluk edilmesidir, insanların haklan (hukuku’l-ibad) ise bütün temel insan hakları ile insanlar arası ilişkilerden doğan haklan belirtir. Tanrı anlamındaki el-Hak sözcüğü­nün çoğulu yoktur. Öbür anlamlarıyla bağ­lantılı olarak “hakaik” biçimindeki çoğulu kullanılır. Bütün anlamlarında hak sözcüğü­nün karşıtı batıl sözcüğüdür; bu sözcük yokluk, yanlışlık, temelsizlik, geçersizlik ve boşluk anlamlarını dile getirir.

Hafner Seramiği Nedir

Hafner seramiği, Almanca hafnergeschirr (sobacı çinisi), 1350’lerde Almanya’da üretilen sırlı seramiktir. İlk örnekleri kabart­ma bezemeli soba çinisi olarak kalıpla yapılmıştır.

16. yüzyılda çini soba yapımcıla­rının ürettiği, genellikle oval biçimli kulplu bardak ya da testi gibi seramikler bu adla anılıyordu. Soba çinilerinin en eskileri yeşil renkli kurşun sırlıydı. 1500’lerden sonra kalay sır kullanılmaya başladı ve 16. yüzyılın ortalarında Nürnbergli iki seramik ustası Paul ve Kunz Preuning çok renkli bir tür geliştirdiler. Dinsel ya da alegorik sahneler­le bezenmiş bu tür çinilerden yapılmış büyük sobalar yalnızca bir kullanım eşyası değil, aynı zamanda zarif birer sanat ürü­nüydüler. Hafner seramiğinin asıl üretim merkezi Nürnberg’di ama bir sanayi olarak Almanya’nın başka yerleriyle Avusturya ve İsviçre’ye de yayıldı.

Hafifletici Sebepler Nelerdir?

Hafifletici neden, suç işlemiş bir kimsenin kusurunu azaltan ve dolayısıyla cezada indi­rim yapılmasına gerekçe oluşturabilen nedendir. Peki Hafifletici Sebepler Nelerdir?

Angloamerikan hukuk sistemini benimse­miş ülkelerin çoğunda yasalar genellikle suçlar için en alt ceza miktarı sınırı getir­mez. Böylece yargıca cezayı belirlemede suçun işlendiği bütün koşulları göz önüne alarak en üst ceza miktarından belirli ölçü­lerde uzaklaşma serbestliği tanınır. Bazı özel koşullarda bir suç kendiliğinden daha az bir cezayı gerektiren bir suç biçiminde ele alınır. Örneğin sanığın mağdur tarafın­dan kışkırtılmış olması, tasarlayarak adam öldürme suçunun kasıtsız adam öldürmeye dönüşmesi sonucunu doğurur. İngiltere’de sanığın zihinsel nedenlerden dolayı eksik sorumluluk taşıması durumunda jüri tasar­layarak adam öldürme suçunu kasıtsız adam öldürmeye çevirebilir; bu durum beraat kararı verilmesini gerektiren akıl hastalığı durumundan farklıdır. Roma hukukunu temel almış ülkelerin ceza yasaları, çoğunlukla suçlara verilecek cezalar için belirli bir alt sınır getirerek hafifletici neden konusunda daha kesin bir yaklaşımı benimsemiştir. İtalyan Ceza Ya­sası hafifletici nedenleri tek tek sayar; örneğin sanığın onurunu koruma güdüsüyle hareket etmiş olması, suç işlerken ağır bir felaket yüzünden şiddetli bir duygusal sar­sıntı içinde olması, yargılama öncesinde tazminat yoluyla zararı onarmış olması ce­zanın hafifletilmesini gerektirir. Fransız ve Japon ceza yasaları, jüri ya da mahkemenin hafifletici nedenleri saptaması durumunda ceza miktarında ne ölçüde indirim yapılaca­ğını da açıkça belirler. Türk ceza hukukunda da İtalyan ceza hukukunda olduğu gibi cezayı hafifletici nedenler yasada gösterilmiş olmakla birlik­te, cezayı hafifletme konusunda yargıca da bir ölçüde takdir yetkisi tanınmıştır. Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 47, 51 ve 54. maddelerine göre genel nitelikte hafifletici nedenler, akıl hastalığı, yaş küçüklüğü ve haksız kışkırtmanın etkisi altında suç işleme durumunda faile verilecek ceza indirilir.

TCK’nın 451, 458, 485 ve 522. maddelerin­de belli suç tiplerine ilişkin özel hafifletici nedenler belirtilmiştir. Aynca yargıca yasa­da sayılmayan hafifletici özel bir nedene dayanarak cezayı indirebilme yetkisi de verilmiştir (m. 59).